1- Cömertlik ve yardım etme de akarsu gibi ol.
2- Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
3- Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol.
4- Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
5- Tevazu ve açık gönüllükte toprak gibi ol.
6- Hoşgörülükte deniz gibi ol.
7- Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.
1- CÖMERTLİK VE YARDIM ETME DE AKARSU GİBİ OL.
Cömertlik, insanın sahip olduğu imkanlardan muhtaçlara meşru ölçüler dahilinde ve Allah rızasından başka hiçbir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlak kuralıdır. Cömertlik ruhun bir melekesidir.
İnsanları muhtaç olanlara vermeye ihsanda bulunmaya yönlendirir. Hiçbir kimsenin zorlanması olmadan ihsanda ve yardımda bulunmaya can-ı gönülden ister.
“Cömertlik ve yardım etme de akarsu gibi ol.” Bu mükemmel haslet günümüzde toplumlar arasında maalesef unutulmaktadır ve her geçen gün azalmaktadır.
Ali İmran Suresinin 3/179. Ayetinde Allah, şöyle buyurmaktadır: “Mal ve servet yalnız Allah’ındır. Her şeyin gerçek Malik’i O’dur.”
Yunus Emre bu hakikati mısralarında şöyle dile getirmektedir: “Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.”
Cömertlik İle İlgili Yaşanmış Bir Hikaye:
“Vakit gece yarısı… Ortada ses seda yok. Uzaktan bir iki köpek havlaması duyuluyor o kadar, Rıfkı Amcanın yüreği kıpır kıpır. Akşamüzeri hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlarıyla vedalaşmış evine gidiyor. Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola çıkacaklar. Bu duyguyu ailesi ve çocuklarınla paylaşmak için aceleci. Tenha sokakta ilerlerken loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor. Öyle pis koku ki midesi bulanıyor.
“Üff” diyor gayri ihtiyari “Bu ne pis koku Allah’ım leş kokusu bu be.” Kokunun geldiği yeri bulabilmek için sağına soluna bakınırken, loş ışıklı pencereden ağlamaklı bir ses duyuyor. “Anne pişmedi mi daha?” durup içeriye kulak kabartıyor. “Az daha sabret yavrum, az kaldı.” Bir başka çocuk sesi “Anne bende çok acıktım.” Annesinin sesi: Tamam oğlum pişiyor işte.”
Pis koku insanın midesini bulandırıyor, öğürmemek için çaba gerek. Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin mahzunluğuna ne demeli…
Rıfkı Amca duramıyor “Ben altmış yaşıma geldim bir merak ettim, gidip soracağım.” Diyor kendi kendine.
O zamanlar terör yok, art niyet yok üstelik biraz araştırırsan herkes birbirini tanır. Hele Rıfkı Amca’yı Erzurum’da bilmeyen yoktur. Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii, sonunda kapı çekingen bir şekilde açılıyor. Tamam bu leş kokusu içeriden geliyor. Ama merak artık kokuyu bastırmış, Gencecik bir gelin otuz, otuz beş yaşlarında yüzüne yaşmak denilen örtüsünü çekilmiş kapı aralığından “Kim o?” diye soruyor. “Benim kızım adım Rıfkı.” “Ne istersiniz?”
“Yoldan geçiyordum, sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum.” O esnada çocuklarda annelerinin eteğinden tutarak bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak istercesine… Rıfkı Amca üstleri başları loş ışıkta Per perişan olan çocukların görünce koyuveriyor kendini. Dünyası Allak bullak oluyor. Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde ne az önceki heyecan. O yürek şimdi bu sorumlulukta sarsılıyor.
Bir mümin olarak, bu gece vakti, iki küçük çocukla bu tenha sokakta hayat mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor kendini. Rıfkı Amca genç kadına soruyor:
“Kimin kimsen yok mu kızım?”
- “Yok amca kocam öleli iyice çaresiz kaldım.”
- “Evine misafir alabilir misin?”
- “Buyur gel ama…”
Cümlenin sonundaki amanın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı Amca. “Ne oturacak misafir odam var ne ikram edecek bir kahvem.” Denilmek isteniyor. Ne fark eder ki Rıfkı Amca ne oturmak istiyor ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu kimsesiz ailenin halini öğrenmek. Öğreniyor tabii yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeriye girer girmez soruyor: “Kızım bu pis koku ne Allasen.” Susuyor genç kadın dudakları titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşları fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor gece yarısı belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara.
“Söyle yavrum, söyle.” Genç kadın titrek bir sesle. “Kokmuş kemik parçalarını kaynatıyorum. Çocuklarım içsin diye üç gündür açlar.” Ardından hıçkırıklarını koyuveriyor genç anne. Başını Rıfkı Amcanın omzuna koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor. “Çocuklarım aç amca. Kimsem yok ne yapsaydım kime gitseydim?” Rıfkı Amca taş mı sanki? Kim dayanır o hale? Koca adam çocukluğundan beri hıçkırarak ağlıyor. Hem de çocuklar gibi. ”Allah’ım affet, Allah’ım affet...”
Çocuklarım melül mahzun annesiyle birlikte ak saçlı adamın gözlerinden akan yaşlara baka dursunlar Rıfkı Amca, ani bir kararla anneye: “Tamam kızım artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın, bunlarda torunlarım. Hemen indir o pis kokuyu ocaktan. Bekleyin beni yarım saate kalmaz gelirim. “
Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı Amca kapıdan çıkar çıkmaz ardından atlı kovalarcasına hem koşuyor hem söylenerek “Hacca gitmiyorum bu sene… Hacca gitmiyorum Allah’ım Affet.”
Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor. Eyvah babalarına ne oldu? Öyle ki Rıfkı Amcanın körük gibi inip kalkıyor. Evdekiler soruyor:
“Baba Ne bu hal?” “Hemen dediğimi yapın.” Ardından talimatlar yağıyor herkese: “Hanım kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa çıkar. Yastık, yorgan, halı, kilim ne varsa çıkartın.” Rıfkı amcanın ailede hiç kimse istediğini reddedemez. Öyle bir saygı var o zamanki günde. Rıfkı Amca, oğluna, kızına, torunlarına emirler yağdırıyor tatlı tatlı: “Sen badana boya için kireç tedarik et.” “Sen keser, çekiç çivi ayarla. Sizler yastık, yorgan, çarşaf çıkartın. Sen un, yağ, şeker erzaklarını hazırla. Hadi bunları hemen toplayın birlikte götüreceğiz.”
Bir saat sonra baba önde aile arkasında yoksul kadının evine varıyorlar. Rıfkı Amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor: “Geldik yavrum geldik.” Diyor.
Rıfkı Amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes neredeyse küçük dilini yutacak. Vardıklarını evin kadının, çocukların perişan durumları…
Bu kez görev talimatı hemen oracıkta yapılıyor. Mağdur durumdaki anne ve çocukları hemen Rıfkı Amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak, güzelce yıkanıp temizlenecek, karınları doyurulacak. Orada kalanlar da kadıncağızın evini oturulacak hale getirecek. Sabah ezanlarıyla her şey tamamlanıyor. Rıfkı Amca ertesi gün huzura kavuşmuş belli ki. Sakinleşmiş şekilde çocukları tekrar evinde ziyaret ediyor. Erzaklar getirilmiş çuval çuval… Ayrıca hacca gitmek için ayırdığı parayı anneye teslim ediyor. Genç kadın sevinçle “Amca, Allah senden razı olsun, gönlüne göre versin.” Diyor.
İki buçuk ay sonra Rıfkı Amcanın ailesi bir kez daha şaşıracak. Çünkü Hacdan dönen arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı Amcanın evi oluyor. Hepsi Rıfkı Amcanın elini öpüyorlar.
Rıfkı Amca şaşkın şekilde: “Hayırdır Hacdan dönen sizsiniz ben size gelecekken? “Hayır, sen oradaydın, bizden sonra nasıl gittin bizden önce nasıl döndün Hacı Rıfkı?” “Yanılmış olmayansanız?” “Nasıl yanılırız bize bu yeşil akikleri sen vermedin mi?” (Ünal Bolat arşivinden)
İslamiyet yardımlaşma dinidir. Bakmayın dünyayı sömürmek için ülkeleri işgal eden emperyalist güçlerin attığı İslami Terör uydurmalarına, Bakmayın, Müslüman kılığında yetiştirdikleri IŞID DEAŞ gibi ajanların yaptıkları eylemleri Müslümanlığa yamamalarına. İşte emperyalist İsrail’in Gazze’de yaptıkları soykırım. ABD’nin PKK’ya yardımlarına. Su uyur, düşman uyumaz. Birlik ve beraberlik içinde olalım. Başka çaremiz yok. Yardımlaşalım.
Yorumlar
Kalan Karakter: