“Nefsini günahlardan (Allah’a ortak koşmaktan, ibadetsizlikten, kötü duygu ve fiillerden vb.) arındırıp ıslah ederek ibadet ve taatle meşgul olan kimse kurtuluşa ermiştir. Nefsini saptırıp helâk ederek kötülüklere gömen kimse de ziyana ve hüsrana uğramıştır.” (Şems Suresi 9-10).
Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede kurtuluşu ve cennete girmeyi, insanın nefsini arındırmasına; ziyanı ve cehenneme girmeyi ise arındırmamasına bağlamıştır. Bu da nefsi tezkiye etmenin gerekli olduğunu ve insanın ancak bu sayede kurtulacağını gösterir.
Müslüman, Allah’a teslim olan kimse demektir. Müslüman nefsine teslim olmaz, iman ettiği Rabb’ine boyun eğer. Onun için müslüman, her zaman nefsi ile uğraşan ve onu teslim alan biri olmaldır.
Bu esasa ulaştıran en mühim yollardan biri; geniş lutuflara, faydalı sırlara ve parlak nurlara sahip olan; nefisleri kirlerden arındıran, kalpleri pisliklerden temizleyen, ruhları kurtuluş basamaklarına yükselten ve insanı başarıya ulaştıran tasavvuf yoludur. Nitekim Şeyh Muhammed Diyâüddin [kuddise sırruhû] bu manada, “Tarikatın gayesi, nefisleri kirlerden temizleyip tezkiye etmektir” buyurmuştur.
Tasavvuf, kalbi Allah [celle celâluhû] ile tanıştırıp huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştiren bir terbiye sistemidir. Kalp temizliği ve güzel ahlâk, dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur’an’da takva denir. Takvaya ulaşmak için yapılan mücadeleye ise tezkiye denir
Tasavvuf, nefsi arzu ve hastalıklarından temizlemek, istikamet üzere olmak, niyeti halis tutmak, edebe riayet etmek ve her an Allah Teâlâ ile beraber olmaktır. Tasavvufun başı şer‘-i şerife uymak, sonu ise mâsivadan yüz çevirip Allah Teâlâ’dan gayrısına gerek duymamaktır.
Tasavvuf, yakîn makamlarının tamamlayıcısıdır. Faydası büyük olup zâhir ve bâtını imar eder. Allah Teâlâ ile ünsiyeti gerçekleştirir, O’nun rızasını elde etmeye vesile olur. Kalpleri kirlerden temizler, nefisleri kötü davranışlardan tezkiye eder.
Bu nedenle tasavvuf, âzalarla yapılan amellerden daha mühim olan kalp amelleri ile ilgilenir. Zira bâtın, zâhirin esası ve kaynağıdır. Bâtının bozulması, zâhirin bozulmasına sebep olur. Bununla beraber kalp amelleri, şeriatın zâhirine bağlıdır.
İbn Hacer-i Heytemî’nin (rahmetullahi aleyh) naklettiği gibi:
“Kalple işlenen günahlar, dış azalarla işlenen günahlardan daha tehlikelidir. Çünkü onlar, sonuçta imanı zedeler, ibadetin kabul edilmesini engeller, amellerin sevabını yok eder. Gizli günahların çoğu insanı şirke sürükler, nifaka bulaştırır, dinden bile çıkarır. Ayrıca kalpte yer eden gizli günahlar, devamlıdır, her zaman insanı tehlikeye sokar. Zahiri günahlar ise böyle değildir.” [1]
Tasavvufun ana konusu, batınî fıkıhtır. Batınî fıkıh, insanın iç âlemini oluşturan kalp, ruh, nefis ve diğer latifelerin tezkiye, terbiye, terakki ve inkişaflarını hedefleyen mânevî, nuranî, kalbî bir ilimdir.
Zahirî fıkıh vücudumuzun dış azaları ile yapacağı ibadet ve vazifeleri inceleme konusu yaptığı gibi, batınî fıkıh diyebileceğimiz tasavvuf da kalple ilgili ibadet ve ahlakları temel konusu yapmıştır.
Tasavvufun hedefi, kalbin ihsan mertebesine ulaşmasıdır. İhsan, kalbin gafletten uyanması ve mânevî kirlerden arınması sonucu yakin haline ulaşır. Yakin, kalbin Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi bir şuur ve hassasiyete sahip olması demektir. Bu hal, her mümin için bir hedeftir.
Zira Rasulullah Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] işaret ettiği gibi din; iman, İslâm ve ihsandan oluşmaktadır. Din imanla başlamakta, ibadetlerle tamamlanmakta, ihsanla olgunluğa ulaşmaktadır.
İnsanın kemâline mâni olan düşmanları başında nefis, şehvet ve şeytanı gelir. Allah Teâlâ bizlere, nefsin terbiye edilmediği takdirde insanları kötülüklere sevkettiğini ve şeytanın da apaçık bir düşman olduğunu bildirmektedir.
Terbiye etmekle yükümlü olduğumuz, bu sebeple mahşerde birinci derecede sorumlu bulunduğumuz ve her an şerrinden Allah’a sığınmayı istemeye mecbur olduğumuz içgüdümüz nefsimizdir. Nefsi terbiye etmenin iki temel yolu vardır. Bunlardan biri nefsin gücünü kuvvetini azaltmakla, diğeri ise zikre kuvvetle yönelip aşkın, şevkin, muhabbetin, Allah Teâlâ’ya yönelmesiyle olur.
Bunun için de nefsi, dinin edepleri ile edeplendirmek ve onu haramlardan sakındırmak gerekir. O zaman Allah kalbe nur indirir ve o kalp huzur bulur. Kalbin ferahlığa yürüdüğü bu yolda muhakkak ki nefse zor gelen şeyler olacaktır. Bu durumda kişi, sıkıntılara sabrederek nefsinin muhalefet edip kalbini Allah Teâlâ’ya teveccüh etmelidir. Böyle yapan kimse; gaflet perdesini yırtar, günah işlemeyi bırakır, ibadetlerden lezzet alır. Nefsini terbiye edenin Allah’a muhabbeti, insanlara sevgi ve merhameti çoğalır. [2]
İnsan-ı kâmil olma yolunda kişinin manevi terbiyesi nefsi bilmekten geçer. Molla Câmî hazretleri [kuddise sırruhû] Nefehâtü’l-Üns adlı eserinde şöyle buyurur:
“Marifet-i ilâhiye dört şeyi bilmekle mümkündür:
1. Nefsini bilmek
2. Dünyayı bilmek
3. Ahireti bilmek
4. Allah’ı bilmek
Kişinin hikmete kavuşabilmesi için önce nefsinin farkında olması gerekir. Nitekim Hz. Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Nefsini tanıyan Rabb’ini tanır.” [3]
Takva ve edebin kaynağı mârifetullahtır yani Allah’ı [celle celâluhû] tanımaktır. Mârifetullah, bütün ilimlerin yerine geçer. Ona sahip olan kimse, her ilmin özünü ve hedefini elde etmiş olur. Diğer ilimler ise mârifetullahın yerine geçemez. Zengin-fakir, erkek-kadın bütün mükellefler mârifetullah ilmine muhtaçtır. Çünkü Rabb’ini tanımayan kimse O’nu sevemez, sevemeyen de temiz kulluk edemez.
Mârifetullahın sonu muhabbetetullaha uzanır. Muhabbetullaha mazhar olan kişi fenâ ve bekâ mertebelerine nail olur. Bu makamlarla gönül, aşk ve şevkte yüksek makamlara ulaşır.
Herkesin nasibince yararlandığı seyru süluk insanın ihlâsına vesiledir, bu da tasavvufî hayatla yani Allah’ı [celle celâluhû] çokça zikredip, takvalı yaşamla elde edilir. [4]
Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdulbaki El-hüseyni Hazretleri [kuddise sırruhû] şöyle buyurmuştur:
“Şeriatsız tarikat olmaz. Bir evin yapımında temeli için kullarılan demir ve beton eksik olursa bina sağlam olmaz, çabuk çöker. Tarikatın temeli de şeriattır. Temeli sağlam olmayan tarikat ehli de çabuk yoldan çıkar.”
Her yüce ahlâkta ve övülmüş sıfatta en üstün örnek, beşeriyetin efendisi Hz. Muhammed Mustafa’dır [sallallahu aleyhi vesellem]. O, her şeyde tam bir örnek teşkil eder.
Hak Teâlâ, Resûl-i Ekrem’i [sallallahu aleyhi vesellem] terbiye etmiş ve terbiyesini en güzel şekilde gerçekleştirmiştir. O da ümmetinin her tür övülmüş huy ve olgun davranış üzere, terbiyesine büyük bir özen göstermiştir.
Kur’an ve Sünnet ahlâkını yaşayan salih kullar geçmişte de günümüzde de güzel ahlâkta birer örnektirler. Bu onların hayatında ve yaşantılarında açıkça görülür. Büyük velî Hamdûn el-Kassâr [kuddise sırruhû] şöyle der:
“Geçmiş büyüklerin ahlâk ve yaşantılarını inceleyen, kendi kusurlarını anlar ve büyüklerden geri kalma sebeplerini öğrenir. Ashâb-ı kirâmın, selef-i sâlihinin, velilerin hayat hikâyelerini okumak, insanın iyiliğe yönelmesine ve iyi huylu olmasına sebep olur.”
Âriflerin her hali bir nasihattır, öğüttür. Onlar kimseyi kırmazlar, incitmezler ve tek arzuları Allah Teâlâ’ya teveccüh üzere yaşamaktır. [5]
Mevlana Gavs-ı Nizam Hazretleri [kuddise sırruhû] buyurmuştur ki:
“Tasavvuf ve tarikat güzel ahlâktan ibarettir. Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] uyguladığı terbiye sisteminin tâ kendisidir. Allah Teâlâ, ilâhî terbiyenin merkezine onu koymuştur. Onun sünnetine uymayan kimse, nefsiyle bin yıl mücâhede ve mücadele etse bile terbiye olamaz, bir başkasını da terbiye edemez."
İnsan Kendiliğinden Yetişmez
Kâmil bir mürşide intisap etmek gereklidir. Zira insan kendiliğinden yetişmez. Nitekim ârifibillâh Şeyh Ebû Ali ed-Dekkâk [kuddise sırruhû], mürşidin lüzumuna işaret ederek şöyle demiştir:
“Bir başına bakımsız olarak kendiliğinden biten ve yetişen ağacın meyvesi olmaz. Meyvesi olsa da tatsız olur, lezzetli olmaz. Her şeyin bir sebebe bağlı olmasının gerekliliği, Allah Teâlâ’nın değişmez kanunudur. Zira O, her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Zâhirî doğum ve çoğalma, anne ve babasız mümkün olmayacağı gibi, manevi doğum denilen marifet de kâmil mürşidin terbiyesine girmekle gerçekleşir, kendiliğinden gerçekleşmez.”
Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanın bâtın ilmini tahsil etme ihtiyacını ortadan kaldırmaz, mutlaka bâtın ilminin de tahsil edilmesi gerekir. Nitekim geçmişten günümüze bu yolun büyüklerden birçok âlim, zâhir ilmini tahsil ettikten sonra, bâtın ilmini, terbiye yoluyla tahsilin zaruretine inanmışlar ve bu yolun sâliklerinden olmuşlar. Onlar, zâhirî ilimlerle yetinmeyip, bâtınî ilmi gerçekleştirmek gayesiyle, mürşidlerin manevi terbiyelerine girmişlerdir. [6]
İmam Gazâlî [kuddise sırruhû], tasavvufa yönelişini ve seyrü sülûk yolundaki zevki tattıktan sonra durumunu şu şekilde dile getirmektedir:
“Kesin olarak anladım ki sûfîler hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzeli; gittikleri yol, yolların en doğrusu; ahlâkları ahlâkların en temizi ve en güzelidir. Şayet dünyadaki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın bütün teferruatını bilen zâhir ulemasının ilimleri, onların gidişat ve ahlâkından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler, buna muvaffak olamazlar. Çünkü onların zâhir ve bâtınlarındaki hareket ve duyguların hepsi, nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka hidayet rehberi, nur kaynağı yoktur.” [7]
Tasavvufun gayesi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Evliyaullahın yanında bulunanlar günahlardan sakınıp işlerini hayra çevirirler. Çünkü salihlerin meclislerinde Rabbü’l- âlemin’in ihsan ve bereketi vardır.
Bâyezîd-i Bistâmî’nin [kuddise sırruhû] yanına gelen bir derviş, “Beni Allah’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et” deyince Bâyezîd [kuddise sırruhû] ona şu nasihatte bulunmuştur.
“Allah Teâlâ’nın velî kullarını sev! Sev ki onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalblerine her gün 360 defa nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar.”
Mürşidin Görevi
Mürşid, insanlığın irşadı ve kurtuluşu için görevlendirilmiş velidir. O, insanları karanlıktan aydınlığa, dalâletten hidayete, cehaletten ilme sevkeden kâmil bir insandır. Yoldan haber verir, rehberliği ile yolumuzu aydınlatır.
Tasavvuf yolu, kulu terbiye eden ve kalbi manevi kirlerinden arındıran bir yoldur. Bu arındırmanın Kur’ân-ı Kerîm’deki adı “tezkiye”dir. Gerçek manada insanları tezkiye eden ise yüce Allah’tır. Nitekim, “Eğer Allah’ın size lutfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar” (Nûr Suresi, 21) buyrulmaktadır. Allah Teâlâ, tezkiye için birçok peygamber ve veli göndermiştir.
Nitekim büyük müfessir İsmall Hakkı Bursevî [kudduse sirruhu] bu âyeti tefsir ederken şöyle demiştir: “Tezkiye ve kalbi arındırma işi Allah’ın elindedir. O dilediği kimsenin kalbini temizler, tezkiye eder ve mâsivadan arındırır. Çünkü Allah Teâlâ, fazl ve keremiyle rahmet ve merhameti ile kulunu itaatine muvaffak kılar ve bunun için sebepler halk eder. Fakat Allah’ın muradına göre bu manevi temizliğin nasıl olacağını insana gösteren bir mürşid gereklidir. Hiç şüphesiz insanları Allah’a ulaştıran en büyük vesile, Hz. Resûlullah’tır [sallallahu aleyhi vesellem]. Ondan sonra irşadla görevli ârifler gelir. Bunun içindir ki Şeyhülislâm Abdullah el-Ensârî [kudduse sirruhu] şöyle demiştir: ‘Hadis ve şeriat ilminde birçok üstadım olmuştur. Tarikattaki mürşidim ise Şeyh Ebü’l-Hasan el-Harakânî’dir [kudduse sirruhu]. Eğer kendisini görüp irşad halkasına katılmasaydım, hakikati tanıyamazdım.’ Demek ki irşad ehli mürşid-i kâmiller, hidayet yolunda rehberdirler. Kâmil bir insanı bulup ona teslim olmak, en büyük ganimet ve onun meclisine katılmak bulunmaz bir nimettir.” [8]
Menkıbe
Sâdâtları ziyarete gelirken trafik kazası geçiren ve hanımı kaybeden bir sûfî, Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdulbaki El-hüseyni Hazretlerine [kuddise sırruhû] maruzatı olduğunu söyleyip (kendi evladını kastederek),
- Efendim, evladınız ne yazık ki namazını kılmıyor. Başını da örttüremiyoruz. Bunları şikâyet için söylemiyorum ama ne yaptıysak olmadı, nasihatler kâr etmedi. Sâdâtın duasından başka çaremiz kalmadı, dedi. Gavs-ı Cihan Hazretleri [kuddise sırruhû]:
- Sûfî, biz dua edeceğiz. İnşallah iyi olacak, deyip kızının tövbe alıp almadığını sordu sofiye. Sûfî tövbe almadığını söyleyince de,
- Ona görevli birinden tövbe aldırın, buyurdu.
Sâdâtların yanında birkaç gün geçiren sûfî, memleketine döndüğünde kızını tesettürlü bir halde görünce oldukça şaşırdı. Yakînen anladı ki Allah’ın katında sâdâtların kıymeti çok fazladır. Sûfî, kızına tesettüre bürünüp namaza başlamasının hikmetini sorunca kızı,
- Üç gün önce annemi rüyamda gördüm. Bana nasihat etti. Sâdâtları anlattı. Dünya hayatının geçici olduğunu söyledi. Anneme, “Bana öbür âlemi anlatır mısın?” dediğimde de, “Buranın güzellikleri anlatmakla bitmez. İnsanın aklı hayali almaz. Sizin dünyada güzel dediğiniz şeylerin burada hiçbir kıymeti yok. Mukayese dahi edilemez. Kızım, dünya hayatı nokta gibidir. Asıl hayatsa burada başlıyor” dedi. Hazır annemi bulmuşken sarıldım, “N’olur beni bırakıp da gitme diye ağladım” ama annem, “Bana bu kadar müsaade verildi kızım” deyip gözden kayboldu, dedi. [9]
Salihler Allah Teâlâ tarafından mahfuz kılınmışlardır. Onların gönüllerinde mâsivâ yoktur, kibir ve haset de kalplerinden silinmiştir. Evliyaullahla ünsiyet eden kimsenin de gönlü temizlenir, bâtınî ve zâhirî işleri kolaylaşır.
Salihler Hak Teâlâ’ya âşıktırlar ve onların yanında olan kimseler de âşıklık meşrebine bürünürler. Evliyaullah, meclislerinde bulunanlara âşıklığın vefasını ve sadakatini aşılarlar. [10]
Kişinin tasavvuf ilmini yani mârifet ilmini öğrenmesi lazımdır. Çünkü bu ilim, insana Allah’ı tanıtır, öğretir ve anlatır. Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi kalp temizliği, nefs terbiyesi ve güzel ahlâk da farzdır. Kişi dünyaya olan ilgi ve alakasını kesip nefsâni istek ve arzularından kurtulduğunda kalbi ve ruhu feraha kavuşur.
Gavs-ı Cihan Hazretleri [kuddise sırruhû] şöyle buyurmuştur:
“Bir insan Allah dostunun ahlâkıyla ahlâklandığı zaman hiç kimse ona kızmaz, ters bakamaz. Asıl gaye, nefsin kırılmasıdır. İnsan nefsini ayaklar altına almazsa kemalata eremez. Eğer bir kişi, “Sûfî olayım” diyorsa nefsin peşini bırakması, nefsini terbiye edip onun hilelerine aldanmaması lazımdır. Ama ne yaparsak yapalım, nefis daima peşimizdedir; o hiçbir zaman bizim iyiliğimizi istemez. O halde onu terbiye etmek gerekir. Nefsin terbiyesi de bir mürşid-i kâmilin elini tutmakla, onun terbiyesinde yetişmekle mümkün olur. İnsanın mutlaka bir mürşid-i kâmile ihtiyacı vardır.” [11]
İnsanlara tasavvuf eğitimi veren bütün tarikatlar, müridi Allah’a ulaştırma esasına dayanır. Aralarındaki fark sadece insanı Allah’a kavuşturmakta izlenen metotlarda görülür. Nakşibendî yolunun büyüklerinde görülen metotlar, müride en kolay ve en uygulanabilir olan tasavvufî eğitim olarak görülmektedir. Zira Nakşibendî yolunun büyükleri olan sâdât-ı kirâm, müridlerini Allah’a kavuştururken onları tevhid mertebelerinin en yüce olanına ulaştırırlar.
Nakşibendî yolunun pîri Şah-ı Nakşibend hazretleri [kuddise sırruhû], “Bizim usulümüz, halkın içinde Cenâb-ı Hak ile beraber olmaktır. Yolumuz sohbet yoludur. Halvette (halktan kaçmakta) şöhret, şöhrette ise âfet vardır. Hayır ve bereket; cemiyette, halkın içinde bulunup bir araya gelmektedir” buyurarak bu yolu tercih eden bir müridin uyması gereken usul ve meşrebi belirtmişlerdir.”
Tasavvuf Kalp Amelleri İle İlgilenir
Hz. Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Dikkat edin! İnsanın bedeninde bir et parçası vardır ki o iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur. O bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Bilesiniz ki o, kalptir.” [12]
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde kalbin mahiyeti ve tarifi üzerinde değil, işlevleri ve nitelikleri üzerinde durulmuştur. Kur’an ve hadiste geçen kalp kelimesi insanın anlama, kavrama, düşünme yönünü, başka bir ifadeyle insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel özelliğini dile getirir. İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalp ilâhî hitaba muhataptır, yükümlü ve sorumludur.
Kalp ruhun sarayı, insanın aslıdır. İnsanı kalbi temsil eder çünkü insana ait özellikler kalpte toplanmıştır. İçine nur inmeyen kalp, aslî safiyetini kaybeder ve asıl görevini yapamaz hale gelir. Bu defa kalp, hasta olur ve inkârın, isyanın, cehaletin ve kötü ahlâkların merkezi durumuna gelir.
Kalp günah işlendikçe zayıflar, kirlenir, katılaşır ve tedavi edilmezse de ölür. Üzerine perde çekilir, hak ile batılı ayırt edemez ve felâkete düşer. Kalp vücudu temsil ettiği için kalbin iyi ve kötü durumu bütün organları etkiler.
Müminin bu âlemde kalbinden başka sermayesi yoktur. Akıl ve idrak ehli kimse kalbini ihmal etmez, onun terbiyesini basite almaz ve kalbini sadece Allah Teâlâ’nın sevgisi ile doldurur. Kalbinin zarar ve ziyana düşmesinden korkan kimse tefekkür ile hareket edip her an pişmanlık ve nedâmet üzere yaşar. [13]
Bu yüzden Allah Resûlü [sallallahu aleyhi vesellem], ashabının dikkatini kalplerini ıslah etmeye yönlendirmiş ve onlara Cenâb-ı Hakk’ın kullarının kalplerine nazar ettiğini öğretmiştir.
Tasavvuf Terbiyesinde Zikrin Önemi
Tasavvufta seyir, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçip Hakk’ın varlığına doğru harekettir. Sülûk ise Rabbü’l âlemin’e kavuşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan manevi yolculuktur.
Seyr-i sülûktan murat, kulun kendini ve Rabb’ini tanımasıdır. Gafletten uyanıp insanî sıfatlara doğru adım atarak hedefe doğru yol almasıdır. Nitekim zikir insanı kemâle ulaştırır ve sırât-ı müstakîm yoluna bağlar.
Zikir, nefsin manevi terbiyesidir. İnsanı gaflet hastalığından kurtaran en tesirli yoldur. Tasavvufta hedef, kalbi gafletten uyandırıp yüce Allah’a bağlayarak ebedî huzuru elde etmektir. Bunun en kolay yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir. Zikir, kalbi yüce Allah’a bağlayan en kısa, en kolay menzildir.
Zikrin en büyük fazileti, zikreden kulu, Cenâb-ı Hakk’ın özel olarak huzurunda zikretmesidir. Zira zikrin mukabili zikirdir. Allah Teâlâ âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
فَاذْكُرُونٓيِ اَذْكُرْكُمْ
“Taat ve ibadetle beni anın ki ben de sizi mağfiretle (bağışlayarak) anayım.” (Bakara Suresi, 152).
Büyük müfessir Fahreddin Râzî [rahmetullahi aleyh] der ki: “Kul ancak diliyle zikir, âzalarıyla şükür kalbiyle fikir içinde kaybolup bütün varlığı ile devamlı Allah’a kulluk yaptığında gerçek insan olur.” [14]
Kalbinde; dünya sevgisi, kibir, haset, riya, gaflet, makam hırsı, ihanet gibi şeytanî özellikler bulunan kimse, Allah yolunda bir rabbânî âlimin, bir mürşid-i kâmilin elinden tuttuğu zaman, önce kalbinin bu kötülüklerden temizlenmesi hedeflenir. Zira ilâhî huzurda kabul görmek ve Allah Teâlâ tarafından sevilmek, kalbin bütün kötülüklerden tamamen temizlenmesine bağlıdır. Sonra güzel ahlâk ile donatılmak gelir. Manevi seyir, sefer ve ilâhî huzurda kabul görmek ancak bundan sonra olur.
Bu mübarek yolda kalbin temizlenmesi için en tesirli ilaç, mürşid-i kâmilin nazarı ve onun nezareti altında yapılan zikirdir. Gafletten uzak yapılan zikir, zikreden kimseyi Rabbine yaklaştırır. [15]
Yüce Allah bir kuluna ikram ettiğinde, ya ona vehbî bir cezbe verir ya da onu razı olduğu şeylere yönlendirerek ilâhî cezbeye ulaştırır. Veyahut kâmil (kemale ermiş) ve mükemmil (başkasını kemale erdiren) bir şeyhin eli altında terbiye görmesini sağlar. Mürşid, müride başta bahsedilen nuranî letâif üzerinde zikir yapmasını telkin eder. Bu zikirlerin devamı ile nefsin karanlık ve kasveti bu letâiften giderilir. [16]
Şah-ı Nakşibend [kuddise sırruhû] “Bizim terbiye yolumuz sohbet üzerine kuruludur. Hayırlar, Allah için salih insanlarla beraber olmadadır. Onlarla sohbete devam ede ede hakiki imana kavuşmak nasip olur” buyurmuştur.
Nitekim ahirette iyilerle beraber olabilmek için, dünyada da onlarla beraber olmak, onları sevmek, onların yolundan gitmek gerekir.
Onbir kandilden biri olan Nigâhdâşt (Teveccühü gözetmek): Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâhdâşt”, mâsivâya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. [17]
Devamlı zikir halinde bulunmanın mümine kazandırdığı meziyeti Seyyid Muhammed Raşid hazretleri [kuddise sırruhû] bir sohbetlerinde söyle dile getirmiştir:
"Nakşibendilik’te esas olan insanın kalbidir. Yapılacak zikir ise kalbin ıslahı ve çalışması içindir. Çalışmaya başlayan bir kalp aynen saate benzer, sahibi başka işlerle meşgul olsa bile o saat gibi çalışmasına devam eder. Şayet saat çalışmıyorsa sahibine bir fayda temin etmez. Aynı zamanda kalbi çalışanın durumu, dükkanı dolu olup kazancı çok olan kimseye benzer ki çalışmaya başlayan kalbi, her vakit devamlı olarak Allah'ın zikriyle meşgul eder. Bir saniye, bir dakika bile boş durup gafil olmaz. Kalbi zikirden boş olanın durumu da dükkanı boş olana benzer. Kalbi bir dakika zikrederse geri zamanı boş geçer, haliyle kendisine de bir dakikalık zikir yazılır."
Gavs-ı Cihan [kuddise sırruhû] hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Sofi üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir-iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur ve ölür. Zikir kalbin hakkıdır.”
Allahu Teala bizi ve tüm ümmeti terbiye olan kullarından eylesin. günahlardan uzak durup, nefsini ıslah edecek ibadet ve taatle meşgul olan kimselerden eylesin. Dünya ve ahirette salih kulları ile beraber eylesin. Amin
و اخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين
[1] Heytemî, ez-Zevacir, 1/49.
[2] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 125.
[3] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, nr. 2530.
[4] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 187.
[5] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 141.
[6] Nakşibendî Âdabı Behcetü’s-Seniyye, Muhammed B. Abdullah El-Hânî, 35.
[7] Gazâlî, el-Münkız mine’d-Dalâl, s. 177-178.
[8] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 6/178.
[9] Gavs-ı Sani Sohbetler, 40.
[10] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 208.
[11] Gavs-ı Sani Sohbetler, 42.
[12] Buhârî, İmân, 40; Müslim, Müsâkât, 20; İbn Mâce, Fiten, 14.
[13] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 149.
[14] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 171.
[15] Sırlar Denizi, Semerkand Yayınları, 123.
[16] Adab-ı Şeyh Fethullah, 51.
[17] Sırlar denizi, Semerkand yayınları, 38.
Yorumlar
Kalan Karakter: