Reklam
Muzaffer KARAHİSAR

Muzaffer KARAHİSAR


TAHTA VALİZ (*)

19 Haziran 2020 - 10:13

TAHTA VALİZ (*)
 
     “Yıl 1972... Sonbahar mevsimi… Hep ayrılık çağrıştırır bana. Yaprakların ağaçlardan birer birer ayrılması gibi ben de memleketimden ayrılıyordum.  Hem de tek başıma. Adam olmaya, okumaya gidecektim. Koca İstanbul… Yer bilmem, yurt bilmem.  Sora sora Bağdat bulunuyor da İstanbul bulunmaz mı? 
    Benden istenen gerekli evrakları tamamlamıştım. Bilenlere soruyordum. Çapa Öğretmen Okulunu nasıl bulurum? Bilenler sıkı sıkı tembihliyordu. “Paranı elin ulaşılamayacak yere sakla. Parana sıkı sıkı sahip ol. Gurbet orası.” 
     Ayağımda iskarpin ayakkabı … Elimde tahta valiz… Düşmüştüm yola. Gece 00.30. İstanbul Haydarpaşa Mavi Tren homurdanarak yanaşmıştı gara. Uğurlamaya gelen kimsem yoktu. Trenin basamaklarına adımı attığımda düşlerim canlandı. Biraz buruk, arkamda sevdiklerimi bırakarak; ama heyecanlı.
     Tahta valizimi yanıma aldım, yerime oturdum. 8-9 saatlik sürecekmiş yol. Uyku mu tutar beni? Her istasyona geldiğinde kondüktörün sesi geliyordu. Zaten uyku da yok. Sadece düşlerim vardı. 
     Sabah gökyüzü ışımaya başlayınca göz kapaklarım kapanır gibi olmuştu. Uyursam kim uyandıracaktı. Ama son durakta ineceğimden dalmışım. Omzuma bir el dokundu: “Hemşerim Haydarpaşa!  Son durak” Hemen sıçradım. Vagonda kimse kalmamıştı. Trenden çabukça indim. Vapura binip karşıya geçeceğimi tembihlemişlerdi. Herkes gibi kuyruğa girdim. Turnikeden geçtim. Vapuru beklemeye başladım. Hafif ayaz vardı. Vapurların homurtulu kornaları dikkatimi çekti. İlk deniz görüyordum. Kitaplarda görüp de hiç görmediğim vapura binecektim.  
    Bir vapur yanaştı iskeleye.  Kocaman urganlarla bağlandı. Kalaslar sürüldü. Sıra bana gelince dikkatlice geçtim kalastan. Elimde tahta valiz... (Asker valizi) Yolcular bindi. Önce kalaslar çekildi. Büyük urganlardan çözüldü. Kocaman vapur… Bir homurtu... Deniz köpürdü. Vapur geri geri çıktı. Denizde yol almaya başlamıştı. İlk vapura binişim… İlk denizi görüşüm…  
   Karşıda 4 minareli kocaman heybetli bir cami görünüyordu.  Karaköy İskelesine yanaştı vapurumuz.  İnsan kalabalığı vapura inenler, binenler. Herkes bir telaş içinde. Elimde tahta valiz… Galata Köprüsünü geçeceğim. Öyle tembihlenmişti. 84 numaralı İETT arabasına binecektim. Otobüsleri boynuzlarında yazılan rakamlara bakıyorum. 84 Topkapı otobüsü geldi. Otobüsün ilk merdivenine adımı attığımda tembihler aklıma geldi. “Biner binmez şoföre Çapa’da ineceğim” dedim. Şoförün arkasına oturdum. İnsanlar sel gibi sağdan soldan akıyordu. 
     Boynuzlu İETT otobüs şoförü: “Burası Çapa durağı,” dedi. İndim. Karşımda dev gibi yapı. “İşte burası okulun” dediler. Sağıma soluma baktım. Kızlı erkekli öğrenciler o dev yapılı okula giriyorlardı. Şaşkın ve endişeli, kapıdan içeri girdim. Kapıda duran bıyıklı, kafasında bekçi şapkası olan bir adamı gördüm: “Yeni kayda geldim,” dedim. “Tamam, 2. Kata çık Müdür Başyardımcısı orada,” dedi.
    Aşınmış mermer merdivenlerin her basamağına adımlayarak ağır ağır çıktım. Kocaman kapıdan girdim. Kocaman kocaman dev gibi aynalar… İrkildim. Elimde tahta valizim. 2. Kata çıktım. Müdür Başyardımcısı Yümni Sezen yazıyordu. Biraz soluklandım. Kocaman devasa sınıf kapıları, kocaman koridor. Müdür Başyardımcısı Yümni Sezen’in kapısını korka korka çekinerek tıklattım. Bekledim ses gelmedi. Bir daha tıklattım.  “Gel,” sesini duydum. İçeri girdim.
    “Gel yavrum,” dedi babacan görüntülü adam. Makamında oturuyor. Girer girmez elimdeki tahta valize baktı. “Buyur yavrum,” diyerek bana yer gösterdi. 
    “Hocam Afyon’dan geliyorum Kayıt yaptıracağım,” dedim. “Evrakların hazır mı?” dedi. “Hazır efendim,” dedim.  Memlekette hazırladığım dosyayı sundum. Baktı, kontrol etti. “Evrakların tamam,” dedi.  Hiç beklemediğim soruyu sordu: “Velin nerde? “Dedi. “Ne velisi hocam?” dedim. “Bizde Veli yok,” Dedim, çekinerek. “Evladım, sen 18 yaşını doldurmadığın için çocuk sayılıyorsun. Mutlaka velin olması lazım,” dedi. Ben yine: “Bizde Veli yok,” dedim. “Yanında kimse yok mu?” dedi. “Kimse yok Hocam” dedim.  “Sen yalnız mı çıkageldin?” dedi. “Benim kimsem yok ki Hocam!” dedim. “Kendim geldim,” dedim 
Bana bakakaldı. Cık! Cık! Cık! Seslerini duydum. “Allah! Allah! Oğlum, mutlaka senin anan baban ya da yakınınla geleceksin demediler mi?” dedi. “Yok, efendim benim kimsem yok.” dedim. Şöyle ayağımdan başıma kadar süzdü, bıyıklı Müdür Başyardımcısı. Yine cık! Cık! Sesleri… Başını sağa sola salladı. “Kimse yok mu?” dedi. Ben de yine, “Yok!” dedim korkarak. “Ben seni nasıl kayıt edeceğim?” dedi. Korkmaya başladım. Kayıt olamayacak mıydım? Diye endişe sardı beni. Tekrar süzdü. “Sen, Afyon’dan buraya tek başına mı geldin?” dedi. “Evet efendim,” dedim. Baktı, baktı, “Sen zeki bir çocuğa benziyorsun. Velin ben olacağım; ama benim yüzümü kara çıkartma!” dedi 
     Kayıt edilmiştim. Tahta valizime baktı. “Şu valizini yukarıda yatakhane var oraya koy, sen de    1-E sınıfına git,” dedi babacan yapılı adam.  “Kapıyı çal Öğretmene bu kâğıdı ver. Derslerine de iyi çalış bak! beni mahcup etme. Bir sıkıntın olursa bana gel,” demeyi de ihmal etmedi. 
    4 yıl bitti.  Yıl boyunca bir defa idareye çağrılmıştım. Beni şikâyet eden öğretmen ve O babacan görünüşlü adam yani velim vardı odada. Bana şöyle bir baktı. “Naptın” dedi. Ben bir şey yapmadım dedim. Olayı anlattım. Öğretmene döndü. “Tamam Hocam siz gidebilirsiniz” dedi. O’na inanmamıştı. Benim söylediklerime inandı. 
      4 yılın sonunda öğretmen olarak, Şanlıurfa’ya düştü yolumuz. Yıllar yılları kovaladı. Tam 35 yıl geçmişti. 2007 yılında İstanbul Öğretmen Okulu Mezunları ilk buluşma etkinliği düzenlemiştik.  Antalya’da bir oteldi buluşma adresimiz. Kimler gelecekti merak içindeydim. Otele birer ikişer girenleri bakıyor, tanıdık bir yüz bekliyordum.  Salonda toplandık.  Sırası gelen adını soyadını söylüyordu.  
    İki öğretmenimizin geldiklerini duymuştum.  Birini tanımıştım. Okula ilk geldiğimde beni kaydeden Yümni  Sezen gelenler arasındaydı.  Prof. Dr. Yümni Sezen… Sıra bana gelmişti. Kendimi takdim etim. Son cümlemde yutkuna yutkuna: “Hocam ben sizin sayenizde okudum. Velim yoktu. Siz velim oldunuz,” dedim, ama boğazım düğümlenmişti.  Hocamın gözlerinden yaşların süzüldüğünü görmüştüm. Ellerine sarıldım öptüm. O da kucaklamıştı. 
     İyi ki velim oldunuz, Yümni Sezen. İlk tayin yerim de O’nun memleketi idi. Şanlıurfa... Hayat işte böyle!  Asla tesadüf diye bir şey yoktur. Tahta Valiz hala en değerli eşyalarımın arasındadır…”
(*) Tahta Valiz, Ünal Yılmaz’ın yaşadığı hayat öyküsünden bir kesit. İmkansızlıklarla başladığı eğitimde sıfırdan zirveye yükselmiş, mesleğine kendini adamış, eğitim meşalesini yıllarca şerefle taşımış, başarılı bir öğretmen, yönetici ve eğitim danışmanı Ünal Yılmaz.“Tahta Valiz” le başladığı mesleğinin zirvesini “ÜNAL YILMAZ KOLEJİ” iletaçlandırmıştır. O’nu kendi keleminden okudunuz.
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum