Muzaffer KARAHİSAR

Muzaffer KARAHİSAR


İNSAN VE ZAMAN

20 Ocak 2021 - 09:43 - Güncelleme: 20 Ocak 2021 - 09:45

      Gurup vakti güneşin tepelere kızıllıklar bırakarak sükûnetle ufuklardan gidişi vardır... Peşinden akşam, yeryüzünün güzelliklerine siyah perdeler çeker. Bir günün hikâyesi geçer hesabımıza… Yolculuğa mola vermiş gibi görünse de o gün, ömürden eksilen zamandan kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz yazılır mizanımıza. 
     Kâinatta gökyüzü ve zemin iki mekân olarak anlatılır Kur’an-ı Kerimde. Yıldızlarla süslenmiş gökyüzü heybetiyle, nizam ve intizamıyla Cenab-ı Hakkın azametini nazara verir. Ona eş değerde olan küçük gezegenimiz… Küçüklüğü nispetinde maddi ve manevi ihtişamıyla kâinatın kalbi hükmünde ve Allah’ın isimlerinin, eserlerinin, sanatının güzelliğinin sergisi, aynası, tecelli ettiği muhteşem memleket…
         Kâinatın ve varlıkların içinde cirmi ve cismi küçük insan, bütün varlıklardan üstünde en şerefli varlık, muhatab-ı İlahi ve halife-i arz olarak yaratılmış. Kalbi, kâinat kadar muhabbeti kuşatacak kabiliyetle donatılmış…
      Küçük dünyanın büyük derdine kendini kaptıranlar olur. Geçen uzun yılların vicdan muhasebesi uzun sürer bazen. Uzun kış geceleri hasatlığın tasası, yalnızlığın kederi, kafasına takılan sorunlar uyutmaz bazı yaşlıları… Şafak vakti beliren aydınlık bir ümit ışığı gibi aydınlatır gönülleri. Sabah ezanı dalga dalga her tarafa tekbir sesleriyle ulaşır. Yeni aydınlık, huzurlu bir gün başlar.
       Gecenin karanlık perdesi, sabah ışıklarıyla açılır. Güzellikleriyle renkli çiçekler yüzümüze tebessüm eder. Günümüze iman, ibadet, ümit ve neşe ile başlarız. Farklılıkların bir arada bulunduğu yerlerde her herkes için aynı şeyleri söylemek mümkün olmaya bilir.
     Her insan kendi âleminde görür dünyayı. Hayata o pencereden bakar. Farklı mizaçların, alışkanlıkların bir arada olduğu yerlerden biri de huzurevleridir. İnsanlara değer verilerek, saygıyla, sevgiyle ruhlarının okşanması gereken mekânlardır. Onlar, sevdiği insanlarla yılların tecrübesiyle sohbet ve muhabbetle bağ kurarlar…
      Geçmiş yıllarda sabah mesaiye başlayınca katlarda ve salonlarda dolaşırdık. Yaşlıları ziyaret edip selamlaşırken gözlerindeki parıltı, yüzlerindeki tebessüm, dilerindeki muhabbet karşılıklı mutluluğa, güven ve huzura vesile olurdu. Geceden kalan hastalık, rahatsızlık ve çeşitli sorunların çözülmesi o ziyaretlerden sonra görülür, konuşulur, çözüler ve onları rahatlatırdı.
      Bir sabah ziyaretinde huzurevi yaşı rahmetli Osman Olçun’na, yaşadığımız dünyada hiç acı, elem, keder, hastalık, musibet olmasa ne olurdu acaba? Dedim. O söze devam etti, zaten benim istediğimde Onu konuşturup dinlemekti:
      “O zaman hayatın, yaşamanın hiç tadı, tuzu olmazdı. Çok musibetler, sıkıntılar çekmeme rağmen ben halime çok şükür ediyorum. Musibetler geçer gider. İnsanları olgunlaştırır, sabredenlere çok sevaplar, hayırlar kazandırır. Emeksiz yemek olmaz.
        Eskiden insanlar dergâhlara gittiklerinde olgunlaşmak, manevi mertebe kazanmak için çilehaneye girerlermiş. Aç susuz, ışıksız yerde tek başına kalarak sıkıntı çekerek günahlardan arınırlarmış. Ondan sonra manevi mertebelerin yolları açılırmış. Hayatın tadı, tuzu dedim de aklıma geldi.
       Eskiden bir padişah çocukları toplamış ve onlara, beni ne kadar seviyorsunuz, diye sormuş? Herkes bir şey söylemiş kimi bal kadar, kimi şeker kadar vb. şeyler söylemiş. Bir kızı da babacığım seni tuz kadar seviyorum, demiş. Padişah ona içerlemiş, tuz acıdır, demek ki beni sevmiyorsun! Demiş, kızına.
      Kızı babasına iki kap yemek yapıp gelmiş. Birine tuz atmış, diğerine hiç tuz atmadan getirmiş babasına ikram etmiş. Tuzsuz yemekten bir kaşık alan padişah kızına çıkışmış nedir bu tatsız yemek demiş. Kızı da tuzun yemekler için önemli olduğu gibi sen de bizim için çok önemlisin, seni çok seviyorum, diye babasına sevgisini ifade etmiş...”

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum