Reklam
Ali AKSOY

Ali AKSOY


BİR BESTE İKİ ACI

05 Ağustos 2018 - 18:11

BİR BESTE İKİ ACI

 

Türk Musikisini  ‘ayağa kaldıran ’ Münir Nureddin Selcuk,1900 yılında İstanbul’un  Sarıyer  semti ndeki  bir  konakta doğar.Babası Divan-ı Hümayun  (devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı en yüksek organ)  muavini ve Darülfünûn’un   (sonra İstanbul üniversitesi) ilahiyat  hocalarından   Mehmet  Nureddin  bey’dir.  Annesi Hanife Hanım,  Selcuklular  ve  Germiyanoğulları’na  kadar  inen   Kütahyalı Hacı  Ali  Paşa   ailesinden  gelir.  Sadrazamlardan  Abdurrahman  Nureddin  Paşa’nın  yeğenidir.  Üstad,  Selcuk   soyadını  bu  nedenle alır. Necmeddin  (Güngör)  adında  kendisinden  birkaç  yaş  büyük  bir  ağabeyi,  Besime ve Mediha adlarında iki kız kardeşi vardır.

     Görgülü,varlıklı,sanatsever bir aile içinde yetişen Münir,  on iki yaşına varmadan, sesinin güzelliğiyle dikkatleri çeker. Kadıköy Numune Mektebi’nde orta öğrenimini sürdürürken Dârü’l-Feyzi-i Musiki Cemiyeti’ne çağrılır.

     Münir Nureddin, bir yandan bu dernekte yetişirken, bir yandan da dönemin en ünlü hocalarından ders almıştır. Babası onun ziraatçi olmasını istemektedir ama, bu ünlü hocalardan ders almasını sağlamaktan geri kalmaz. Önce Zekâi  Dedezâde    Hafız  Ahmet  Efendi’den meşke başlamış,  ardından  Hafız Ahmet  Efendi’nin ve Üsküdarlı Hoca Ziya Bey’in öğrencisi olmuş; sesini geliştirirken ciddi bir müzik eğitimi de almıştır.Ziraat öğrenimi için Macaristan’a gider. Ama aklı fikri müziktedir.  Ve sonunda  babasını  ikna  etmeyi başarıp İstanbul’a geri döner. Sınav vererek yeni kurulan   Dârü’l-Elhan’ın   kırk beş kişilik kadrosuna katılır. Artık, Türk musikisinin en ünlü ustaları, eski Londra Sefiri Ziya Paşa, Ahmet Hafız Efendi, Leon Hancıyan   Efendi,  Muallim  İsmail  Hakkı  Bey,  onun hocalarıdır.

     Münir Nureddin birkaç müzisyen arkadaşı ve hocalarından bazılarıyla Birinci Dünya savaşı sonlarında Şark  Musiki  Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alır. Aralarında   Tanburi  Cemil Bey’in,   Refik Fersan’ın,  Nuri Duyguer’in,  Kaşıyarık  Hüsameddin Bey’in, Arap Cemal Bey’in (Çalan), Hanende  Zahide Hanım’ın da bulundukları, şefliğini Ali Rıfat  (Çağatay)  Bey’in yaptığı bu grup da ilk konserini  Apollon’da verir. Okuyucular, Münir Nureddin, Kaşıyarık Hüsameddin, Hamid Hüsnü  (Kayacan),  Hafız Arap  Cemal (Çalan) ve  Zahide Hanım’dır.

     Münir  Nureddin’nin  bu topiuluk içindeki en yakın dostları  ise şüphesiz  Refik  Fersan  ile  Mesut  Cemil’dir. Onlarla genç yaşında başlattığı gönül dostluğu, çalışma alanında da yıllarca  sürecek,  bu iki  tanbur  ustası  onun  müziğinin  değişmez elemanı olacaklardı.

     Vatan görevine imparatorluğun zabiti olarak başlayan Münir  Nureddin, bir gece  Dolmabahçe  Sarayı’nın  kapısında nöbetteyken,  Padişah  Vahdeddin’in  saraydan ayrılmasına  da  tanık  olacaktır.  Padişahın  kayığının  suları  sessizce  yara  yara,  İngiliz  muhribine  yaklaşmasını  seyreder.  O  hüzünlü  ayrılışı  sarmalayan  duman,  erken  sabahın  sisimidir,  yoksa  onun  gözlerinin  yaşı mı  bilinmez.

     Cumhuriyet’in  ilanının ardından  yeni  kurulan  Riyaset-i  Cumhur  Muzıkası’nda  görev  alır  ve  Ankara’da  Atatürk’ün  maiyetine  girer. Tanbur  üstadı,  bestekâr  Refik  Fersan’la  kader  birliğinin  tohumları da  işte bu yıllarda atılır

     Türk  musikisinde  devrim  yaratan sanatçı, toplumsal alandaki  devrimleriyle çağdaş dünyaya köprü kuran  Atatürk’e  hayrandır.Üstelik ilkelerine bağlılıkları  yönünden  benzerlikleri de vardır. Alaturka musikiye çok düşkün olan  Atatürk ile  Münir’in  anlaşmazlıklara düşmelerinin  nedenini  Gazi’nin  rakı  âlemlerinde  aramak  yerinde olur. Müzği neredeyse bir  ibadet sayan ‘alaturka’ sözüyle  küçümsenen musikimizi  meyhanelerden alıp, sigara bile  içilmeyen, nara  atmak bir yana, öksürülmeyen  tiyatroların sahnesine çıkaran  Münir  Nureddin,  tüm saygı ve sevgisine  karşın,  herhalde  Atatürk’ün  sofralarında  sanatını  icra  ederken  tedirgin olup hırçınlaşıyordu.

     Bir keresinde,  yine  sofrada  İstiklal  Marşı’nı okumasını  isteyen  Atatürk’e,’’ İçkiliyim  paşam,  bu  kutsal  marşı  huzurunuzda,  içkili  ağzımla okumak istemem, bir hatam olur, kendimi  affedemem,’’ diyebildiği, Atatürk’ünde  ‘’ Pekâlâ  çocuk, o zaman bize  bir Rumeli türküsü oku bakalım,’’ dediği Ruşen  Şefik’in anılarından nakledilmiştir.

     1928  Yılında  Paris’e  gider.  Vokal  çalışmalar yapar;şan,solfej ve piyano dersleri alır.  İki yıl sonra yurda döndüğünde, kendi kendine  gerçekleştirmeye ant içtiği bir projesi vardır: Avrupalı,  müziğin  klasiğini  iki  saat  süreyle  konser salonunda  çıt  çıkarmadan  dinleyebiliyorsa,  Türk  halkı da kendi klasik müziğini  aynı saygı ve ilgiyle, zevk duyarak dinleyebilmelidir. Öz musikimizin  Batı  Müziğinden eksiği yoktur. Batı müziği  çok  seslidir. Bir  sekizli içnde  oniki eşit  aralık vardır. Bizim  musikimiz  ise, bir  sekizli  içinde  eşit olmayan  yirmidört  aralıkla,  müthiş  bir  ses  ve  melodi  zenginliğine  sahiptir.  İşte  çeşitli makamları, usulleriyle  dini temalarıyla bu  eşşiz  müzik,  meyhanelerden  ve eylence toplantılarından  kurtarılmalı;  müzik dinlemeye gelen müziksever insanların katına, konser salonlarına  yükseltilmelidir.

      İlk  solist,  ilk  frak  giyerek  şarkı  söyleyen  lirik  tenor,  böyle bir gösteriye  soyunabilen  ilk  cesur  adam.

      Münir  Nuteddin’in  rüyası  gerçekleşir.  Bu  rüyanın  gerçekleşmesinde, başta tamburi  Mesut  Cemil olmak  üzere, Ruşen Kam, Nubar Tekyay ve Artaki Candan’ın da katkıları büyüktür.

      1928’de, Paris yolculuğu öncesinde, Saray sineması’nda bir konser gecesi,  salon yine tıklım tıklım dolu. Tertemiz giyimli insanlar, şık hanımlar, genç kızlar çoğunlukta. Münir  Nureddin  hayranları  ön sıraları doldurmuş. Münir  Nureddin’in gözleri birine takılıyor. Dayısının yanında, oturan genç kız!  Kumral  saçları,  ışıklı gözleriyle, o kız kim?

 

     İşte  o  an,  Münir’in  yaşamının  dönüm  noktasıdır.  1928  yılında, bir sahnede  göz göze  başlayan  nişan – nikah ve  evliliklerinin hemen ardından Parise gitmesine göz yumacak  1929’da kocası Paristeyken kızları Meral’i dünyaya getirecektir.  Beraberliğe  Münir  son  noktayı  ne  yazık  ki  tam  kırk  yıl  sonra,  yine  aynı  sahnede  ama  bu  kez  sevgili  hayat  arkadaşı  artık  sahneden  bakıldığında  sol  tarafdaki  locasında  oturmazken,  Hafız  Yusuf  Bey’in  Hicaz’dan  bir  şarkısıyla  koyacaktır.

     

     Münir  Nureddin, böbrek rahatsızlığı çeken eşini erken yitirir. Enise Hanım 1966 yılında,kendine sonsuz üzüntüler vermesine karşın sevmekten hiç vaz geçmediği kocasının adını sayıklayarak hayata veda eder.

     Ve aylar sonra, karısının yokluğunda vereceği ilk konser günü gelir çatar. Soğuk bir kasım günüdür Kızı Meral’i  arar ve hemen gelmesini söyler Nişantaşı’ndaki eve vardığında babasını kapıda kendisini beklerken bulur.

     ‘’Annene gidiyoruz Meral.’’

     ‘’Baba bu akşam konseriniz var. Oralarda üşütürsünüz.’’ Demesine rağmen arabaya binerler Aşiyan mezarlığın da inerler.Enise Hanım’ın mezarının başına gelirler. Annesinin başucunda diz çöken babasını biraz uzaktan izlemektedir Meral.

        Akşam sahneye çıkar. Onun durduğu yerden bakıldığında, sol tarafa rastlayan boş locaya diker gözlerini bir süre. O locada, gönlü ne kadar   kırık   bedeni  ne denli  halsiz  olursa olsun, tam kırk yıl boyunca hiçbir konserini kaçırmaksızın oturmuş olan  Enise  Hanım’ı  görüyor gibidir.

 

        ‘’Bu  gece,  ilk  şarkıyı,  yeni  kaybettiğim  çok  değerli  bir  yakınım  için  okuyacağım,’’ der  ve  Hafız  Yusuf Efendi’nin veremden ölen  sevgili  kızı  için  bestelediği  Hicaz  Makamındaki  eserine başlar: 

 

     ‘’Bakın  Bâd-ı  semûm  oldu  ecel  ah!

       Gül-i  ümmîd-i  bülbül  soldu, eyvah!

       Tedâvi  boş, şifâsı  senden  Allah!

       Gül-i  ümmîd-i  bülbül  soldu eyvah!’’

 

 

Bâd-ı semûm :Çölde sıcakta gündüz esen sıcak yel,sam yeli,zehirli rüzgâr

Gül-i ümmîd-i bülbül :Bülbülün ümidi gül

 

Kaynak: KULİN Ayşe ;’’ BİR TATLI HUZUR’’  2005;Everest yayın evi.      

Not: Münir Nureddin Selcuk’un yaşamından bir kesiti paylaştım. Bir sonraki yazımda devam edeceğim.      

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum