AKDAĞ'DA BİRGÜN


            Yazın sıcak günlerinde yüksek dağların, yeşil yaylaların, gür ormanların serinlik veren havası, suyu, uykusu, kokusu, kuytusu; gürültülü, bunaltıcı, yorucu şehir hayatı yaşayan insanların hayallerini süsleyen bir ütopyadır.  
            Arkadaşlardan Akdağ yaylalarına seyahat teklifi gelince insanı cezbeden, ruha ferahlık veren güzellikleri, birden gözümün önüne geldi. Orayı tanıtırken: “Doruklarında yaz-kış kar eksik olmayan, kanyonu, kaya duvarları, yılkı atları, ceylanları, yaban hayatı, doğal güzellikleriyle meşhur Akdağ yaylaları, gür ormanları bereketli zenginliklerin hazinesidir.” Diye söz etmiştim.
           Sandıklı ile Çivril arasında geniş yüzölçümü, yüksek dağları, çam ormanları, akarsuları, yaylaları, otlakları ile asırlardır yöre insanlarına bereketli zenginlikleriyle kucak açmış, hizmet vermiş, hayallerini süslemiş, umutlarını yeşertmiş, asude güzellikleri bağrında yaşatan bir mekândır Akdağ.
           Akdağ’da nazara çarpan vahşi hayvanları, bitkileri, çiçekleri ve tabiatın bütün ihtişamını tefekkür penceresinden bakarak Rabbimizin ihsan ettiği rızıkları, sanatları, renkleri ve muhteşem manzaraları gören, anlayan bilen güzide arkadaş topluluğuyla seyahat etmenin ayrı bir değeri, farklı güzellikleri vardı.
        Akdağ’ın 2500 metre sisli, dumanlı zirvelerinde yaz kış kar eksik olmaz.  Adını karın beyazlıklarından almış olmalı. Akdağ’ın kuzey eteklerine yolculuğumuzda 1600 m. Yükseklikteki Kocayaylaya vardığımızda rüya âlemine dalmış gibiydik. Sanki sihirli bir el bizi kırsaldan alıp masallardaki hayal ötesi efsunlu güzellikler ülkesinde yeşilliklerle kaplı, asude, serin bir yere götürüp bırakıvermiş gibi engin duyguların yoğunluğu kapladı içimizi.
          Temiz hava, bol oksijen, soğuk sular ve alabildiğine gür ormanlarda rüzgârların esintileri içimizi serinletirken ruhumuz ferahlıyordu. Herkes yükseklerde derin nefesler alarak merakla, ibretle, hayranlıklarla, coşkulu platonik yayla duygularıyla etrafı temaşa ediyorlardı.
         Orman Bakanlığı’nın çıplak ve kurak düzlüğe yaptığı Akdağ Gölet’i canlılara hayat kaynağı olmuş.  Suya yansıyan Güneş ışınları, rüzgâr, ördekler hep birlikte raks ediyorlardı. Üstünde kayıklar yüzen gölet, mavi ile yeşili buluşturan dağ manzaralarına estetik renk ve zevk katmış. Tabiat parkı olarak yapılan düzenlemeler, sosyal tesisiler, orman evleri, mescit, çeşmeler, oyun parkları, oturma bankları, tuvalet, temizlik ve çevre koruma görevlileri vb. düzenlemeler son derece güzel uygulamalar.
          Öğle namazını ahşap mescitte cemaatle kıldık. Çamların altında tesbihattan, duadan sonra Fetih Suresinden Kur’an tilaveti ile huşu bulduk. Sevgili Peygamberimize(asm) ihsan edilen, gönüllere sirayet eden Fethi Mübin’in müjdelerini hatırladık…
          Akdağ yaylasında İbrahim Sarıçiçek Hoca’nın yaşlı hali ve hazin sedasıyla risaleden ders okurken kuş sesleri ve çam kokuları içinde derin tefekkür deryalarına daldık. Tabiattaki varlıklara bakarak; onlarda tecelli eden Allah’ın güzel isimlerini, sanatı, estetiği, simetrik ölçüleri, nizam ve intizamları düşündük… Bediüzzaman’ın Çamdağı’nda inziva halini hatırladık.
            Çamdağı zirvelerinde ıssız, tenha çamların, gür ormanların içinde tek başına iki üç ay yalnız kalan Bediüzzaman, Altıncı Mektup’ da gurbet hissiyatını, hüzünlerini anlatır…  Gece vakti ıssız dağların garibane vaziyetlerini, mevsim sonu bırakıp giden mahlûkatın hüzünleri… Gurbet içinde gurbetlerin, ayrılıkların firkatli, rikkatli, hazin hallerini düşünür. Sonra, Allah’ın lütfuyla iman nuru ve Kur’an feyziyle teselli bulduğu anlatılır…
        Akdağ’da güneş, yüksek dağların zirvelerinden kızıllıklar bırakarak aşmaya başladı. Akşam yaklaştı, içimizi kaplayan ayrılık hüznü, sonbaharda olduğumuzu hatırlattı. Onca güzellikleri içinde barındıran Kocayaylaya veda edip gitmek zamanı gelmişti. Latifelerimize kadar işleyen, duygularımıza sirayet eden Akdağ’ın kokusu, sesleri, renkleri, güzellikleri gönlümüzü esir almıştı. O gün rüya âleminde gibiydik. Nice zaman sonra şehir ışıkları, derin hülyalardan uyandırdı. Efsunlu güzelliğiyle hayallerimizi süsleyen Akdağ Yaylası’ndan ayrıldığımızı, üzülerek fark ettik.